Kudsi Kaynaklar | Kudsi Kaynaklar | 431
(1-445)
«... Herşeyde, ne kadar cüz'î de olsa, bir kasd ve iradenin cilvesi bulunmasıdır. Tesadüf hakikî olarak
bulunmamasıdır. Evet, kesretin en dağınık ve en ziyade tesadüfe verilen kelimattaki hurufatın
vaziyetleridir. Hususan kitabette... Madem hiç münasebeti olmayan ve ihtiyar-ı beşer karışmayan hurufatın vaziyetlerinde bir tenasüb, bir nizam bulunuyor. Elbette bir İrade-i Gaybiye tahtında vaziyetler veriliyor.
Hiçbir şey daire-i ilim ve kudretinden hâriç olmadığı gibi, daire-i irade ve meişetinden dahi hâriç değildir
ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor.. ve o tanzim içinde
irade-i âmme cilvesinden, inâyât-ı hâssa sûretinde Risalet-in Nur'a bir imtiyaz nev'inden hususî bir
teveccüh görülmüş...» (Osmanlıca Sikke-i Tasdik sh: 37)
Yine aynı bu mânadan olarak, başka bir parçadan:
«... Tevafukla işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye istinad etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer
münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir
liyakatı bulunsa, o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan
o ferdin hususî bir sûrette dâhil olduğuna ya remz, ya işaret, delâlet hükmünde onu gösterir...» (Aynı eser
sh: 57)
Başka bir parçadan:
«Ma'lumdur ki, İlm-i Belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli mânalarda delâlet etmek için karine
tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden bir şey bulunsa, uzak bir mâna ve gizli ve işarî olan bir
mefhum, karinenin kuvvetine göre sarih ve zahir mânası gibi kabul edilir.
İşte bu kaideye binaen, bu işarî mânaların herbirisine müteaddit karineler, emareler bulunduğu gibi,
sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur'un mecmuundan haber veren sarih fıkralar dahi
herbirisine kuvvetli bir karinedir...» (Osmanlıca Sikke-i Tasdik sh: 99)
Yine aynı mânanın devamı mahiyetinde bir başka yerden:
«Ma'lumdur ki, tevafuk, İlm-i Cifr'in anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise,
delâlet denilmez. Fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihetle aynı mes'eleye tevafuk gelse, îmadan remiz
derecesine çıkar. Eğer iki üç cihetle aynı mes'eleye gelse, işaret olur. Eğer maani-i elfaz, işârât-ı harfiyeye
münasib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o mânaya mutabık ve muvafık olsa; o işaret, o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı yedi vecihle tevafuk ile beraber, mâna-i kelimat, işârât-ı harfiyeye
muvafık gelse ve mukteza-i hâle de mutabık olsa, o delâlet o vakit sarahat derecesine çıkar...» (Aynı eser
sh: 156) Ma'lumdur; 1942'lerde, İstanbul'da bulunan şarklıı bir şeyh, tasavvuf ve tarikat mesleğinin zıddına bir tutum içerisine girerek, Bediüzzaman Hazretlerini Cifir ve Ebced'in kaide ve anahtarıyla, Kur'an'dan otuzüç âyetin Risale-i Nur'a işaretlerine itiraz etti. Bu zât, Üstad Bediüzzaman'ın hemşehrisi olduğu ve onu çok iyi tanıdığı halde, Üstad Bediüzzaman'ı dehşetli şekilde gıybet etmeye başladı. Hazret-i Üstad bu şeyhe ilmî ve hakkatlı ve mantıkî cevablar verdi. Bu hâdiseden bir sene sonra da, Denizli hâdisesi işinde ehl-i vukuf olarak teşkil edilen Ankara'daki ve bir kısmı Diyanet Dairesine mensub bazı âlimler de, Risale-i Nur'un benzeri istihraclarına bir derece iliştiler. Hazret-i Üstad bunlara da cevab verdi. İşte bu cevablardan bir iki parağraf alıyoruz:
«Ben, "Senin içtihadında hata var" diyenlere ve ispat edenlere teşekkür edip ruh-u canımla minnettar
olurum. Fakat şimdiye kadar o içtihadımı tamamıyla ve kanaatla tam tasdik edenler binler ehl-i iman ve
onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtaç
olduğum bir hengâmda sırf ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile muhafaza niyet-i hâlisesiyle.. ve
Necmeddin-i Kübra, Muhyiddin-i Arabî gibi binler ehl-i işârât gibi cifrî ve riyazî hesabıyla beyan edilen
bir müjde-i işariye-i Kur'aniyeyi, kendine gelen bir kanaat-ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla
beyan ettiğim ve o içtihadımla en muannid dinsizlere de ispat etmeye hazırım, dediğim halde, beni gıybet
etmek dünyada buna hangi mezheble fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar?.....
Bütün hayatımda delilsiz davaları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar.
Bâhusus Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'dan aldığım bir kuvvetle Avrupa feylesoflarına Risale-i Nur meydan
okuyor. Risale-i Nur bu zamanda medar-ı nazar bir hâdise-i Kur'aniye olduğundan bir-iki işaret değil,
belki benimle beraber Risale-i Nur şakirdleri tarafından istihraç edilen beş Risale'de yazılan işaretler bir
cihetle bine yaklaşıyor (*) Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarahata yakın bir delâlet oluyor.
_________________________________
(*) 1942'lerde yazılmış olan bu mektubdan sonra, daha bir çok işaretler keşfedilerek kaydedildi. Şimdi
elde mevcud bütün Nur Risalelerinin mecmuunda, bu işaretler bini geçmiştir. (A.B.)
bulunmamasıdır. Evet, kesretin en dağınık ve en ziyade tesadüfe verilen kelimattaki hurufatın
vaziyetleridir. Hususan kitabette... Madem hiç münasebeti olmayan ve ihtiyar-ı beşer karışmayan hurufatın vaziyetlerinde bir tenasüb, bir nizam bulunuyor. Elbette bir İrade-i Gaybiye tahtında vaziyetler veriliyor.
Hiçbir şey daire-i ilim ve kudretinden hâriç olmadığı gibi, daire-i irade ve meişetinden dahi hâriç değildir
ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor.. ve o tanzim içinde
irade-i âmme cilvesinden, inâyât-ı hâssa sûretinde Risalet-in Nur'a bir imtiyaz nev'inden hususî bir
teveccüh görülmüş...» (Osmanlıca Sikke-i Tasdik sh: 37)
Yine aynı bu mânadan olarak, başka bir parçadan:
«... Tevafukla işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye istinad etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer
münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir
liyakatı bulunsa, o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan
o ferdin hususî bir sûrette dâhil olduğuna ya remz, ya işaret, delâlet hükmünde onu gösterir...» (Aynı eser
sh: 57)
Başka bir parçadan:
«Ma'lumdur ki, İlm-i Belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli mânalarda delâlet etmek için karine
tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden bir şey bulunsa, uzak bir mâna ve gizli ve işarî olan bir
mefhum, karinenin kuvvetine göre sarih ve zahir mânası gibi kabul edilir.
İşte bu kaideye binaen, bu işarî mânaların herbirisine müteaddit karineler, emareler bulunduğu gibi,
sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur'un mecmuundan haber veren sarih fıkralar dahi
herbirisine kuvvetli bir karinedir...» (Osmanlıca Sikke-i Tasdik sh: 99)
Yine aynı mânanın devamı mahiyetinde bir başka yerden:
«Ma'lumdur ki, tevafuk, İlm-i Cifr'in anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise,
delâlet denilmez. Fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihetle aynı mes'eleye tevafuk gelse, îmadan remiz
derecesine çıkar. Eğer iki üç cihetle aynı mes'eleye gelse, işaret olur. Eğer maani-i elfaz, işârât-ı harfiyeye
münasib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o mânaya mutabık ve muvafık olsa; o işaret, o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı yedi vecihle tevafuk ile beraber, mâna-i kelimat, işârât-ı harfiyeye
muvafık gelse ve mukteza-i hâle de mutabık olsa, o delâlet o vakit sarahat derecesine çıkar...» (Aynı eser
sh: 156) Ma'lumdur; 1942'lerde, İstanbul'da bulunan şarklıı bir şeyh, tasavvuf ve tarikat mesleğinin zıddına bir tutum içerisine girerek, Bediüzzaman Hazretlerini Cifir ve Ebced'in kaide ve anahtarıyla, Kur'an'dan otuzüç âyetin Risale-i Nur'a işaretlerine itiraz etti. Bu zât, Üstad Bediüzzaman'ın hemşehrisi olduğu ve onu çok iyi tanıdığı halde, Üstad Bediüzzaman'ı dehşetli şekilde gıybet etmeye başladı. Hazret-i Üstad bu şeyhe ilmî ve hakkatlı ve mantıkî cevablar verdi. Bu hâdiseden bir sene sonra da, Denizli hâdisesi işinde ehl-i vukuf olarak teşkil edilen Ankara'daki ve bir kısmı Diyanet Dairesine mensub bazı âlimler de, Risale-i Nur'un benzeri istihraclarına bir derece iliştiler. Hazret-i Üstad bunlara da cevab verdi. İşte bu cevablardan bir iki parağraf alıyoruz:
«Ben, "Senin içtihadında hata var" diyenlere ve ispat edenlere teşekkür edip ruh-u canımla minnettar
olurum. Fakat şimdiye kadar o içtihadımı tamamıyla ve kanaatla tam tasdik edenler binler ehl-i iman ve
onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtaç
olduğum bir hengâmda sırf ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile muhafaza niyet-i hâlisesiyle.. ve
Necmeddin-i Kübra, Muhyiddin-i Arabî gibi binler ehl-i işârât gibi cifrî ve riyazî hesabıyla beyan edilen
bir müjde-i işariye-i Kur'aniyeyi, kendine gelen bir kanaat-ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla
beyan ettiğim ve o içtihadımla en muannid dinsizlere de ispat etmeye hazırım, dediğim halde, beni gıybet
etmek dünyada buna hangi mezheble fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar?.....
Bütün hayatımda delilsiz davaları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar.
Bâhusus Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'dan aldığım bir kuvvetle Avrupa feylesoflarına Risale-i Nur meydan
okuyor. Risale-i Nur bu zamanda medar-ı nazar bir hâdise-i Kur'aniye olduğundan bir-iki işaret değil,
belki benimle beraber Risale-i Nur şakirdleri tarafından istihraç edilen beş Risale'de yazılan işaretler bir
cihetle bine yaklaşıyor (*) Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarahata yakın bir delâlet oluyor.
_________________________________
(*) 1942'lerde yazılmış olan bu mektubdan sonra, daha bir çok işaretler keşfedilerek kaydedildi. Şimdi
elde mevcud bütün Nur Risalelerinin mecmuunda, bu işaretler bini geçmiştir. (A.B.)
Ses Yok
English
العربية
Pyccĸий
français
Deutsch
Español
italiano
中文
日本語
Қазақ
Кыргыз
o'zbek
azərbaycan
Türkmence
فارسى